Çok özel bir yere davetlisiniz
GEZGİN GÜNLÜĞÜ
Ben nereye gitsem?

Ben nereye gitsem?

Koca bir yaz geçti... Haftada sadece bir gün İstanbul’a gelip iki aydan uzun bir süre dolaştım. Kuzey Ege’den Akdeniz’e dek... Şimdi benim tatilim başlıyor. İki hafta yokum. Peki ben nereye gitsem?

fturkmenoglu@milliyet.com.tr

 Ee, herkes bilir, terzi söküğünü dikemez! O kadar çok insana akıl verdim, ''Fethiye’ye mi gitsem, Kalkan’a mı?'' diye soranları yönlendirdim, hiç fikirleri olmayan yerleri kafalarına yerleştirdim...
Yahu bütün bunları gerçekten de ben mi yaptım? Okuyan, gezen, anlatan ben miydim?
Şimdi bana kim akıl verecek peki?


Her yer güzel
Bence güzel olmayan yer yok. Yeter ki ''sizin havanız iyi olsun!'' İnsan sonuçta her yere kendisiyle gidiyor. Çözülmemiş problemler, halledilmemiş sıkıntılar, merhemlenmemiş iç yaraları; plajda da, diskoda da, barda da benimle birlikteler.
İyi de nereye gitsem?
Tamam, problemleri halledeyim, faturaları yatırayım. Gerekirse iki gün geç yola koyulayım...
Nereye?
Çok hayal kırıklığı yaşadığım yerler de oldu, kendimi hiç ait hissetmediklerim de. Dizi altı hafta sürdü, 30 gün yetmedi. Koca Türkiye’nin Ege ve Akdeniz sahillerine, en az 50 günlük dizi gerekirdi...


Yanlışlar, yanlışlar...
Gezi yazarı olmak, kaygan zeminde yürümek. Özellikle Türkiye’de. Adeta ''buza yazı yazmak''... Her yer ve herkes değişiyor! Yollar, adresler, sokak isimleri, lokantalar; aklınıza gelen her şey değişiyor...
Geçen sene haziran başı Kalkan’dayken, sezon tam açılmamış, Kalkan bakir, elegan bir güzellik olarak karşıma çıkmıştı.
Yazı yayımlandı, işte ilahi adalet, bu kez televizyon çekimi için, yazın en ortasında tekrar yolum düştü. Amanın o da ne? Kalkan başka bir dünya! Demek her şeyi sevecek bilinç düzeyinde değilim hâlâ... Kalabalık ve gürültü son derece sevimsiz. Ne benim kaliteli İngilizler ortalarda, ne daha önce tanıştığım entelektüel Türkler... Sokaklarda kavga ve motor sesleri, iğrenç bar gürültüleri, bitmeyen inşaatlar... Kalkan’a bu kötülüğü yapabilen Kalkanlılar’ı affetmek mümkün mü?
Aynı şekilde Ölüdeniz, aynı şekilde Didim; aynı şekilde oralar, buralar...
Canına yanayım, herkes mi turizm pastasına bu kadar aç? Herkes mi bu kadar gurursuz, bu denli bencil? Vatanını gerçekten seven bir Allah’ın kulu yok mu?

 
Kaleköy hiç keşfedilmesin

Ben nereye gitsem ki...
Demre’den Kaleköy’e geçmiştim. Kalesi, birtakım sonradan yerleşme insanı, manzarası falan olağanüstü. Denizi güzel, tatile gelen insanı güzel. Fakat bir şey beni çok rahatsız etti; günlerce aklıma takıldı. Çok sevdiğim halde, ''ben burada ne güzel yaşarım'' diye hayal kurdurtmadı bana köy.
Sonra buldum: İnsanlar! Çoluk çocuk turistlerin peşinden koşmalarını, Hindistan gibi ''seni şuraya götüreyim, 20 lira ver yeter'' demeleri, lokantalarda acımasızca kazıklamaları; buna karşın zarafetten bir gıdım nasiplenmemelerini hiç sevmemişim. Hâlâ kaba saba kalışlarından, içten gülümsemeyi unutuşlarından rahatsız olmuşum....


En çok aklımda kalanlar
Peki nereye gitsem ben?

Uzun yaz mevsimini şöyle bir aklımdan geçiriyorum. Eskiden pek sevdiğim Olimpos’a bir daha asla ayak basmam. Hatta Kadir’in Ağaç Evleri, benim için sonsuza dek bitmiştir. ''Mutlaka gidin, çok güzel'' diye yazdığım bütün yazıları geçmişte kalmıştır...
En sevdiğim yerleri aklımdan geçireyim: Kaş, misal. Ne güzel yamaç paraşütü yaptım Kaş’ta; hem de daldım. Dostlarım da var, Orhan ve Martina ile daha uzun sohbet ederim, Sefer Şavran’ın tur şirketinden civar gezilerine katılırım. Serin denizinde saatlerce yüzerim... Evet, elde bir: Kaş.
Bir diğer yer; hem çok sevdiğim hem beni çok şaşırtan: Dalyan.
Tolga Savacı ve karısı Özlem’in şahane küçük otellerinde kalırım. Ve neler neler yaparım... Bir kere Özay’ın güneş enerjisi ile çalışan teknesine binerim. Güzel bir tur alıp, sabaha kaplumbağaları beslemek için sözleşirim. Saat 06.00’da buluşuruz, 40 kiloluk dev kaplumbağalara balık atarız... Cengiz Hoca Kaunos’dadır, giderim ona. Bir güzel gezeriz antik şehri. Allah’ım ne güzel kent... June’la saatlerce sohbet ettikten sonra, gün batımında ''micro fiber'' uçuşuyla gökyüzüne çıkarım... Evet, elde iki: Dalyan.
Marmaris’in cennet koyları var, ama en sevdiğim Selimiye... Azer Bortaçina’yı arasam, Selimiye’de bir ev ayarlasa, ben de çoluğu çocuğu toplasam, oraya 15 günlüğüne yerleşsem... Şöyle deniz üstündeki şezlonglara uzanıp, iki gün yerimden kalkmasam... Cafe Ceri’ye seslensem, Neşe Hanım yeni böreklerden getirse, sonra Mehmet Ceri’yle sohbete başlasam; 24 saat! Keriman’la Cüneyt katılsalar; onlardan Sıtkı Usta alsam... Evet, elde üç: Selimiye
Bodrum, Gümüşlük; al sana dört. Biraz Doğu Akdeniz, kızımı İskenderun’a, Hatay’a götürsem fena mı olur? Hem dağ-tepe yürürüz, gerekirse gider yüzeriz, arada da antik şehir, olağanüstü müzeler ve eski camileri ziyaret ederiz... Al işte, beş! E, Ayvalık, her zaman canımın içidir; oldu mu altı?


Gezi iki yönlü bir keşif
Biraz moralim yerine geldi. Altı seçeneğim var önümde. Gidip kendimi toparlayayım. Ve şu ''gezmek sorumluluktur'' iç sesimle, gene okuyayım, gene öğreneyim.
Bol bol gökyüzüne bakıp hayal kurayım...
Yeni yayın dönemi öncesinde, bol bol spor yapmış olarak Milliyet binasına döneyim.
Sonra gelsin yeni seyahatler, yeni yazılar, yeni programlar...
''Nereye kadar?'', işte o da ayrı bir konu...
Yahu gerçekten, nereye gitsem ben?

DİĞER YAZILAR
DİĞER HABERLER