fturkmenoglu@milliyet.com.tr
Bazen öyle hayvanlaşıyorum ki, kendi kendime yabancılaşıyorum bir anda... Şimdi, Alanya’da, çekimdeyiz. Oraya yerleşmiş çok şeker bir Avrupalı kadınla sohbet etmeye başladım. İki Türk çocuk yanımıza geldi. Öyle bir ortalık çay bahçesindeyiz. ''Vay Jill, n’aber ya'' falan dediler. Jill onlarla sohbete başladı.
Oğlanlar nasıl sinir, dönüp bakmıyorum bile. Hani şu ''kamaracı çeksene'' diye birbirini dürten, ''abi hangi kanal, ne zaman, hangi program'' sorularını bir çırpıda ve defalarca sorabilen türden. İki delikanlı, belli ki Alanya’ya yerleşmiş doğulu iki ailenin evladı.
Röportaja başlayacağız, bizimkiler sürekli rahatsızlık yaratıyorlar. Bir de ''Bu kadın bizim arkadaşımız, bir yerde namusumuz'' durumu var ki, ona hiç katlanamıyorum. Hani ''iki yabancı erkek, yalnız bırakmayalım, başına iş gelir'' falan filan (Bu arada ''felan'' diyenlere çok sinir oluyorum, Türkçe’de ya ''falan'' ya da ''filan'' denir).
Günün en zor röportajıydı
Neyse, ben dayanamayıp ''Hemen bizim yanımızdan uzaklaşın, yoksa çekim yapamıyoruz; ben röportaj yaparken yanımda kimseyi istemem'' dedim. Al işte! Hem kırıcı, hem kırılgan.
Oğlanlar bir üzüldü, bir üzüldü; dokunun ağlasınlar. Birer sigara yakıp boyunlarını çektiler, buğulu gözlerini Kale’ye doğru çevirdiler...
Ben sinirimi daha da köpürtüyorum. Yoksa biliyorum, vicdanım beni içten içe kemirecek; az kalsın ''Yahu yiyeyim çekimini'' havasına bürünüp mikrofonu bir kenara fırlatacağım; üç dakika içinde boyunlarına sarılıp ''Affedin beni çocuklar, valla sizi kırmayı hiç istemedim'' diyeceğim...
O röportajda ne sorduğum ve ne dinlediğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Hatırlamıyorum. ''Acaba haksızlık mı ettim'' sorgusuyla ter basıyor her yanımı. Boyun damarım atıyor, nefesim daralıyor.
O gün çok zor geçti.
Alanya’yı gün sonuna kadar turladım, akşama doğru çocukları buldum. Çok fazla konuşamadan yanlarına oturdum, sonra yavaş yavaş özür diledim. ''Bizim iş ne kadar zor, sıcak, mesafeler, günde yüz insan, falan filan'' (Felan yok).
Yavaş yavaş yüz hatları gevşedi, biraz dillenip gülümsediler. Çay ısmarlamama izin verdiler. Ayrılırken ''Abi nasıl yardım edelim sana?'' diye sordular.
Bir çocuk katilini gözümü kırpmadan öldürebilirim. Ağaç keseni sallarım, denize çöp dökeni denize atarım. Ama n’olur insan kırmayayım bir daha; ne Alanya’da ne New York’ta!
Ne yaplır?
Ben aslında gezi yazarıyım ve Alanya’yı anlatacaktım değil mi? Olur böyle günler, gönüller bir olsun. Şimdi hemencecik söyleyiveririm.
''Alanya'' ismi, Alaaddin Keykubat’tan geliyor ve ''Ala’nın kenti'' anlamında. 1226 yılında Keykubat’ın Suriyeli bir mimara yaptırttığı Kızılkule, kentin en önemli yapısı.
Tersane 1228 yılında, gene Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmış.
Alanya Kalesi ve İç Kale’yi mutlaka ziyaret edin. Yolda birçok eser var; Camiye dönen Bizans kilisesi, Ehmedek Kapısı, Süleymaniye Cami’yi görüeceksiniz. Yürümeyi tercih edin.
İç Kale’deki ''Adam Atacağı Kulesi'', en tepede. 250 metre yükseğe çıkmış oluyorsunuz. Rivayete gore bir dilek dileyip denize taş atarsanız ve taş düşerse, dileğiniz gerçekleşiyor.
Damlataş Mağarası, dünya çapında şöhretli. Kalabalığını hiç çekemedim. Sarkıtları ve dikitleri güzelmiş, ama inanın ''şöyle bir'' girip çıktım. Dim Mağarası çok daha güzel. Halk arasında ''Gavur İni'' deniyor.
Kale çevresindeki eski evleri sindire sindire seyredin. Biraz akşama doğru dolaşmakta fayda var.
Tekne gezintisi yapabilirsiniz. Tekneler her gün saat 11.00’de, Gazipaşa Caddesi’nin başladığı yerden kalkıyor. Korsanlar Mağarası, Âşıklar ve Fosforlu Mağaraları’nı görebilirsiniz.
Kleopatra ve Ulaş plajları da günlük gezi tekneleri ile ulaşılan yerler. Ulaş Plajı çok güzel. Ayrıca arabayla da gidilebilir, şehir merkezine çok yakın.
Alanya Müzesi’ni gezebilirsiniz. Aslında bence mutlaka gezmelisiniz, sadece Herakles’in bronz heykelini görmek için bile olsa. Müze, Şekerhane Mahallesi’nde.
Sıcaktan gerçekten bunalırsanız yaylaya çıkın! Gedevet-Türbelinas Yaylası’na turlar da var. Oh, mis gibi çam ormanı ve serin bir havaÖ Yapış yapış Alanya da çok uzaklardan görünüyor.
Dim Çayı’na mutlaka gidin.
Ne yenir?
Sonuçta bence il olmayı hak eden koskoca bir ilçe Alanya. Her şey var. İki yıl önceki gidişimde Kültür Caddesi üzerindeki Ottoman House’da yemiştim. Bütün yemekleri çok lezzetliydi. Bir de Kale’ye çıkan yolda Aydoğan Cafe ve Muhtar’ın Yeri’ni tavsiye edebilirim. Bu sefer Çin lokantaları bile gördüm. Dim Çayı üzerinde alabalık lokantaları var; ben sevmem. Bamyacı Dondurma’dan kavunlu dondurma yemeden dönmemek lazım. Bir de ''laba'' diye bir yerel yemekten bahsettiler, yemedim. ''Öküz helvası'' dediler, ''oha'' dedim!