Çok özel bir yere davetlisiniz
GEZGİN GÜNLÜĞÜ
Grönland’da başka bir boyuta geçtim

Grönland’da başka bir boyuta geçtim

Öyle ''ben Grönland’a bir gideyim'' diyerek gidilemiyor oralara. Burası doğanın insanı şaşırttığı, şamar gibi yüzüne çarptığı, zangır zangır salladığı yer. Haziranda gelseydim, hiç batmayan güneşi görecektim. Yok üç ay sonra gelseydim de, doğmayan güneşi

fturkmenoglu@milliyet.com.tr

 Ilulissat şehrindeydim. Bir kahve almak için dükkâna girdim; daha çok tarzanca anlaşıp, bozuk euro’ları çıkarttım. Herhalde birkaç bin kişinin yaşadığı bu yerde, ''Esnaf her türden parayı alır'' diye düşünmüştüm. Oysa dükkân-cafe arası mekânın sahibi hayatında ilk kez euro görmüştü. Uzun uzun inceledi; ''this no!'' dedi...
Öyle ''ben Grönland’a bir gideyim'' diyerek gidilemiyor oralara. Dünyanın yolu, bir; her yerden sefer yok, iki. Biz, ''Din, Bilim ve Çevre Derneği''nin davetlisiydik. Belki üç yüz kişi; din adamları, bilim adamları ve gazeteciler; Londra üzerinden bir özel uçakla Kangerlussuaq’a vardık. Zaten bize söylenen, Danimarka ve İngiltere üzerinden gitmenin en akla yatkın seçenekler olduğuydu. Kalabalık bir ''yerel yönetici'' grubuyla karşılandık. Pek bir fors, pek bir ''havalar bin beş yüz'' durumu... İlk ''Grönlandca'' kelimemi de öğrenmişim: Tikilluarit! Yani ''hoşgeldiniz.''


Bu ne zor isimler böyle?
Ilulissat, Kangerlussuaq, Nuuk, Kulusuk, Narsaq... Bu şehir isimlerini bile öğrenmek bir haftayı alır... İnsanların isimlerin ise hiç bulaşmayayım; hep bir ''q, aat, qua, suaq'' durumu var. Ama önemli değil. Biraz sohbet sonrasında, ''boşver şimdi'' oluyor herkes. Bir sakinlik, bir huzur var. Dinginlik bana da, gruba da bulaşıyor. Doğa güzel; ama buzullar eriyor. Hayat çok güzel; ama geçip gidiyor...
Burası doğanın insanı şaşırttığı, şamar gibi yüzüne çarptığı, zangır zangır salladığı yer. Haziranda gelseydim, hiç batmayan güneşi görecektim. Yok üç ay sonra gelseydim de, doğmayan güneşi. Belki iki hafta içinde köpeklerin çektiği kızaklar seferlerine başlayacak. Çizgi filmlerde olduğu gibi, buzun üzerinde halka gibi açılan deliklerden balık tutulmaya başlanacak. Bu çıplak dağlar, karla kaplanacak. O zaman belki buzullar ve fiyordlar arasında dolaşmak daha da keyifli olacak...
Ama şimdi de öyle. Çok, hem de anlatamayacağım kadar çok keyifli...
Bir hafta boyunca, arada sırada karaya çıkarak, buzullar arasında dolaştım. Bu güzellik karşısında donup kalan benliğim beni benden aldı. Buzulların mavimsi rengi, dağlar, mütevazı insanlar, eşsiz okyanus, ''az ilerisi Kanada'' durumu, dantel dentel işlenmiş fiyordlarla bir ''başka boyut''a geçtim.


‘Kuzey Işıkları’na vuruldum
Bazen bir balık halinde vakit geçirdim, bazen küçük bir müzede yerel kıyafetleri inceledim. Küçücük şehir meydanlarındaki kafelerde oturdum. Aslında ne Danimarka ile ''abi-kardeş'' ilişkilerinden; ne de düşük suç oranından etkilendim. İntihar oranı yüksekmiş, turizm azalmış; tamam, ama bunları birer ''haber'' olarak dinleyip geçtim.
Ben 40 kilometrekareye bir kişinin düştüğü bu boşluğa, göz alabildiğine doğaya, insan sayısını geçen köpeklere vuruldum. Geceleri çıkan ''Kuzey Işıkları''na vuruldum. Kendi hiçliğime, doğanın sesli ve renkli gücüne de...
''Grönland'' ismini, buzullarda seyahat eden ''Erik the Red''den almış. ''Kızıl'' Erik, gördüğü yerlerin en yeşili olan bu bölgeye, ''Yeşil Ülke'' deyivermiş. Bölgede M.Ö. 3000’den itibaren yerleşimin olduğu biliniyor. Eskimolar, tarihin belli zamanlarında da evlerini terk edip başka şehirlere göçmüşler. Geçim kaynakları yüzyıllardır aynı olmuş: Avcılık. Küçük bir Greenland köyünde, hayatın ritmi çok başka. ''Greenlandic'' konuşamıyorsanız, çoğu kez el işaretleriyle anlaşmak zorunda kalıyorsunuz; ama inanın değer.

Grönland’ın en güzel kızı Türk

Çok hoş iki şey yaşadım orada; ikisini de unutabilmem imkânsız.
Nuuk şehrinde yürüyorum, hava bence buz; ki çabuk üşümem. Onlara göre sonbaharın ilk günleri oysa... Neyse, bir ''cafe'' tabelası gördüm, hemen girdim. Benden başka kimse yok, bir tezgâh gözüme çarptı; üzerinde şapkalar, atkılar, çoraplar ve birkaç turistik eşya konmuş. Her şeyin de fiyatı var; tabii hiç anlamadığım yerel para birimiyle. Bir şapka beğendim, düşünmeye başladım. ''Alsam gitsem mi, yoksa almasam ve donsam mı?''
En sonunda bir orta yol buldum; şapkayı alıp merkezde dolanmaya başladım.
-Cafe’nin sahibini tanıyor musunuz acaba?
Önüme gelene sordum; tabii ki herkes tanıyordu. Kadıncağız yerel kültürü yaşatmak konusunda bir toplantıya katılmış. Öyle kapı kilitlemek falan adetten olmadığından çekip gitmiş. ''Gelir buralara şimdi'' dediler.
Hakikaten geldi. ''Şapkayı sizden aldım'' dedim. Sarışın, orta yaşlı bir kadındı. ''Şimdi çok meşgulüm, sonra bir ara uğrayın'' dedi.
Kadını akşama kadar türlü kereler gördüm. ''Şapka, para'' dedim. Hep yoğundu.
En sonunda akşamüstü meydanda karşılaştık. ''Gel artık ödeyeyim şunu'' dedim. ''Sen çok güzel gülüyorsun, benim hediyem olsun'' dedi. Ertesi gün, Nuuk’ta dolaşıyordum. Yanımda da dört İstanbullu arkadaşım: Serdal, Eleni, Özlem ve Alex. Nasıl bir geyik içindeyiz, anlatamam. Uzaktan da bebeğini dolaştırmaya çıkmış zarif bir genç anne yaklaşıyor. İncecik, manken gibi bir kız. Öyle bir eğlence durumu var ki, ''hadi bari sen bir röportaj yap'' dediler. ''Şimdi kim konuşacak'' halindeyim ama gittim, İngilizce izin istedim. Şahane bir İngilizce ile karşılık verdi önce. Sonra da Türkçe’ye döndü:
-Benim babam da Türk. Türkçe konuştuğunuzu duydum, İstanbul’da sekiz sene yaşadım...
Biz tabii yumruk yemiş gibi olduk! Adı Aylin’miş. Annesi Danimarkalı. Grönlandlı eşiyle Kopenhag’da tanışmış. Son iki yıldır da burada yaşıyor ve ''Eskimoloji'' okuyormuş. İstanbul’u çok özlemiş, hatta annesi hâlâ oradaymış...

DİĞER YAZILAR
DİĞER HABERLER